11 Mayıs 2026 Pazartesi

Blog Yazarak Para Kazanmak Hayal mi? 2016'dan 2026'ya Bir İçerik Üreticisinin Dürüst Günlüğü


Bir İçerik Üreticisinin Dürüst Günlüğü

Yazmak fiili benim için bir sığınak.

Üzüldüğümde, kızdığımda, hatta en mutlu anlarımda bile parmaklarım hep klavyeye gitti. Bölge dereceleri aldım, yarışmalarda hüsrana uğradım ama o ismimi basılı bir eserde görmenin verdiği mutluluğu hiçbir şeye değişmedim. Peki, bu kadar emek, 2016'dan beri süren bu yolculuk gerçekten faturaları ödüyor mu? Gelin, Camdandusler çatısı altında geçirdiğim 10 yılı tüm içtenlikle konuşalım.

1. İlk Adım: 2016-2018 Arası Acemilik ve Google AdSense Macerası

Blog yazmaya biraz geç başladığımı kabul ediyorum. Ama notlarımın paylaşıldıkça değerleneceğine inandım. İlk yıllar tam bir sabır testiydi. 2018'e kadar Google AdSense onayı almak için uğraştım.

 Milat: 2019 yılında, o meşhur 200 TL’lik ödeme barajını ilk kez aştığımda dünyalar benim olmuştu. O zamanın 200 lirasıyla sınav harcımı ödemiştim. 

Bugünün Gerçeği: Şimdi o kota dolsa bile, ancak bir kahve içebiliyoruz. Üstelik bir de bitmek bilmeyen "ihlal uyarıları" ve geri çekilen reklamlarla uğraşırken...

2. Blogspot’tan .com’a Geçiş: Domain Almak Çözüm mü?

2026 yılına geldiğimde, içeriklerim çalınmasın ve emeğim korunsun diye camdandusler.com’a geçtim. Google’ın beni daha çok seveceğini umuyordum ama dijital dünya her zaman beklediğiniz gibi ilerlemiyor. Taşınma sonrası bazı yazılarım Google keşfetten düştü, dizinden silindi.

İstatistik: Toplamda 1.5 milyondan fazla görüntülemeye ulaştım. Aylık trafiğim 50-100 bin bandında. Ancak kazanç? Maalesef beklediğim düzeyde değil.

3. Blog Yazarlığı Faturaları Öder mi? (Göz Damlası Hesabı)

Size dürüstçe bir örnek vereyim. Kronik bir durum için Thealoz Duo göz damlası kullanıyorum.

3 Yıl Önce: 180 TL

Bugün: 900 TL bandında.

Bir blog yazarının en temel beklentisi nedir bilir misiniz? Bu damlayı alırken "Bu ay ne kadar kazandım?" diye düşünmemek. Maalesef henüz o noktaya gelebilmiş değilim. Blog yazarlığı şu anki haliyle benim için bir ana gelir kapısı olmaktan ziyade, hala bir gönül bağı.

4. Sosyal Medya ve Video Çağında "Okur" Kalmak

Günümüzde Reels izlemek, hızlıca kaydırmak okumaktan daha cazip geliyor. UGC içerik üreticiliği (Kullanıcı Tarafından Oluşturulan İçerik) markalar tarafından desteklense de, blog dünyası biraz üvey evlat muamelesi görüyor. Markalar artık tıklanan linklere değil, izlenen saniyelere odaklanıyor.

Yazmasam Delirirdim...

Peki, bunca zorluğa, teknik soruna ve düşük kazanca rağmen değer mi? Bir yazarın dediği gibi: "Yazmasam delirirdim."

Yazmak benim için bir tercih değil, hayatta kalma biçimi. Bugün bu yazıyı yazarken bile, sizinle kurduğum o samimi bağ, birinin "Ben de aynı şeyi hissediyorum" demesi tüm maddi kaygıların önüne geçiyor.

Siz ne düşünüyorsunuz? 2026 dünyasında blog okumaya devam eden o sadık kitlenin bir parçası mısınız? Yorumlarda buluşalım.

6 Mayıs 2026 Çarşamba

Şimdi Değilse Ne Zaman? Bir Sabır ve Etik Muhasebesi


Türkiye'de Sakura Ağaçları

Şimdi değilse ne zaman? Bu soruyu bu ara çok sık kendime soruyorum. Aceleci, sabırsız ve hatta beklemekten nefret eden bir karaktere sahipken; olabildiğince bekletildim ve hızlı düşünüp herşeyi her detayı değerlendirip öyle hareket eden birisi oldum. Zaman mı beni böyle yaptı; insanlar mı? Bilemiyorum. Soruların ardındaki cevaplar için dahi sabrımı korumalıydım. Astroloji ile ilgilenenler varsa yorumlarını elbette beklerim ama Aslan burcu ve Oğlak Aslan etkili birisi olarak son beş senedir olduğum yerde saymaktan, yorulmaktan yıpranmaktan ve hatta kabus görmekten başka birşey yapamadım. Şimdi değilse ne zaman diyerek attığım her adım bana geri dönmekle kalmadı; temeli sağlam olmayan her detayı kül etti. Yeni yeniden kalkıp başlamak zorunluluğu ile yüzleştirdi. Çok düşünmek iyi değil derler ama çok düşüncenin ağırlığı omuzlara bindiğinde sırt kaslarınız ve boyun, çene  kaslarınız olmak üzere gerilirmiş, öğrendim. Diş sıkma brukizm yaşayanlar var mı bilmiyorum ama bu ara önerilen botoks ki bu beni oldukça korkutan bir uygulama ek olarak da masraflı öneriliyor. Gece plağı kullanımı da bir yere kadar, çünkü o sıkma döngüsü istemsizce stres altında gerçekleşiyor. Gitmiyor...
Haftasonu ALES sınavı var. Aslında yayınlamak istediğim başka notlarım, yazılarım vardı ama bu hafta içimi döktüğüm bir yazı ile güzel dileklerinizi almak istedim. Yüksek lisans sonrası inanılmaz kapılar önümde açılacağını sanma saflığım bir kenara bu süreçte yaşadıklarımla biraz daha yaşlandığımı hissettim sanki. Doktora için bu sınava girip puanımı yükseltmek evet amacım olsa da içi boş geliyor. Anlamsız... İçimdeki o istek söndü belki de. Yurtdışına gidebilmek için de fazla yorgun. Her insanın yaşam yolculuğu hikayenin aşamaları gibi gelişmez ama son zamanlarda gelişme kısmının ilk sayfalarında yaşam hikayem kalmış gibi hissetmeyi de sevmedim. 
Hayal kurma yetim azaldı belki de. Aklımda Kemalettin Tuğcu'nun kitabından kalan alıntı;"Hayat kafama vur vura öğretti..." Öğretti öğretmesine de böyle öğretmemişti sanki. 

Anne ve babam üniversite mezunu, saygılı ve başarılı bireylerin hem kendisine faydalı hem de topluma faydalı olacağı konusunda sıkı bir şekilde eğittiler. Saygılı, sorun çıkaran değil; sorun çözen olmak konusunda. Bu da başka bir yükümlülükmüş... Ardıma baktığımda daima üzülen ben oldum; nerde sorun çıkaran bir tanıdığım varsa geldikleri nokta hakkında sayfalar yazılabilecek şekilde. Bir yerde dengesizliği en derinden yaşarken bir yerde de hala daha iyi insan olarak kalmaya çalışanlara çok büyük haksızlık yapılmaya devam ediliyor. 

Son zamanlarda Adana; apartman bahçelerinde turunç, portakal, limon ve asma(üzüm yaprağı) olabiliyor. Sokakta yürürken bazı apartmanların içlerine dahi girip asma yapraklarının birer birer yabancılar tarafından alındığını görüyordum şaşkın şekilde. Bugün de bizim apartmanımızın bahçesinde bir yabancı; asma yapraklarını topluyor ama böyle bir toplama olmaz. Apartman sakini mi acaba diye düşündüm ya da misafir ama değildi. Ben utandım ne yapıyorsunuz hanımefendi diye söylemeye ama  arka sokak; bahçenin köşesine bakıyor o kısmında da görünce sokaktan bağırdım kimsiniz diye. Hiç aldırmadı dönüşte ben gittim asma yapraklarının olduğu alana ve yapraklar dallar bir bir kırılmış. Çok üzüldüm. Güllerimizin duvar dışından kopartıldığını da görmüştüm ama bu kadar vahşice bir hırsla görmek beni hayret ettirdi. 
Anlattığım çok küçük bir detay; din olgusundan bahsetmiyorum Allah korkusundan da değil ama temel ahlak eksikliği etik anlayışı tamamen bitti mi diye düşünmeden edemiyorum. 
Hastane için randevu alıyorum ki bilirsiniz bir ay öncesinden alırsanız şanslısınızdır. Bize yakın bir hastane var ve fizik tedavi için 21 gün öncesinden randevu buluyorum iptal edilmezse o da kimiz aman nöbet değişim takvim dolayısıyla da iptal oluyor. Randevu saatinde orada olmak da yetmiyor. Randevu sahibi benimle birlikte girmek isteyen hatta sorun çıkaran ismim gözüktüğü halde birşey soracağım bahanesi ile içeri girip uzun uzun kalmaya çalışan çok insanla karşılaştım. Kibar ve saygılı bir insan olmanın bir sıkıntı olduğunu anladığım yaş aralığındayım sanırım. Herkes aşırı haklı ve saygılı olmayan çalışan insanların ise hakkı yenilmeli. 
    Senenin başında halk eğitime e-yaygın sistemi üzerinden başvuru yapmıştım. Kasım ayında merkeze çağırılmıştım; müthiş bir kalabalık ve kalabalıkta kendi arasında konuşan kadınlara kulak misafiri oldum. Geçen sene görev alan usta öğreticiler sistemde başvuru yapmadan çağırılmış ve diğer kadına diyor ki whatsAptan sana nasıl haber vermediler; gir olay çıkar. Sessiz olursan hakkını yerler. Bahsettiğim insanlar alan uzmanı akademik olarak değiller. %85'i lise mezunu ve yüksek lisans mezunu olarak girdiğim müdür yardımcısı odasında Adana'ya tam 2 saat uzaklıkta bir merkez için görev alırsan al almazsan kendin bilirsin diye bağırılarak çıkarıldım. Sonuç olarak ben işsiz ve ama hakkını arayanlar! çalışıyor. Akademik yetkinlikler bir kenara sistem bu şekilde işliyormuş; hayat kafama vura vura öğretti. 
Öyle işte!!! 

27 Nisan 2026 Pazartesi

STEFAN ZWEIG/YAKICI SIR KİTAP YORUMU

YAKICI SIR KİTAP YORUMU
 

Farkındayım, daha çok kitap yorumu yazmalıyım. Ekranlara bu bakar bağımlı olmak yerine kitap okuduğum günleri özlüyorum. Yaş aldıkça nerde çocukluğumun zamanları demeyeceğim; ama büyük bir kütüphane oluşturduğum o günleri özlediğimi dile getireceğim. Bir sandık çeyiz; bir sandık kitap... Benim de böyle bir sandık kitap... Okumanın insan zihnini, ufkunu geliştirerek genişlettiğini klasik herkes söyleyecektir ama okumak yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Başka hayatları, insanları anlamak ve dinlemek ve aslında hissetmektedir. Duyguların kelimeye ihtiyacı olmaz diyenlere inanmayın; edebiyat başlı başına bir duygu deryasıdır. Gelelim Stefan Zweig kitaplarına... Bu yazar tutkulu ve saplantılı insan ilişkilerine yer vermeyi bence seviyor. Daha önce de birçok eserine bloğumda yer vermiştim ama bu kitabını şimdi bitirdim. Başladım sizler için yazmaya;

YAKICI SIR KİTAP ÖZETİ;

"Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir baron; zamanını zararsız bir flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır. Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki oğluyla ahbaplık ederek işe koyulur. Yakıcı sır annesini elde etmek isteyen bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikayesidir aslında. Ne var ki, yetişkin dünyası bazen masum çocuklara göründüğünden çok daha berrak görünmektedir."

Kitap sayfa sayısı:88

Bir oturuşta okuyabileceğiniz bir kitap diyemem ancak oldukça sürükleyici ve olayın karakterlerin tüm heyecanını gerilimini bir okuyucu olarak hissedebiliyorsunuz. Bu anlamda bu hikaye; akışı ile tavsiye listesinde yer alabilir. Baron; iznini herkesle aynı zaman diliminde kullanmak zorunda kaldığından kendini sıkıcı bulduğu bir tatilde bulur. Herkesten önce gelmiştir, tek bir tanıdık yüz hatta onun için birkaç eğlenmek için zararsız flört edilecek bir kadın da yoktur bu tatilde.  Birkaç gün sonra lobide yabancı bir ses kulakları işitir. Bir kadın ve çocuğu Fransızca diyaloglar ilgisini çeker. Bu yabancı kadın ise zararsız flört için uygun adaydır onun içindir. İlk adımını oğlu ile arkadaş olarak temkinli ve dikkatli atar. Küçük çocuk yaşıtlarına göre algısı oldukça yüksek bir çocuktur. Olayların gidişatını tam olarak anlayamasa da annesinin bir hata yapacağını sezer. Sonrası...

"Kendi başına kalma eğilimine asla sahip değildi ve kendisini daha yakından tanıma isteğini de hiç duymadığından bu türlü yalnızlıklardan olabildiğinde kaçınırdı."(sf2.)

"Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında öncesinde gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir."(sf14)

"Yaşanmamış duygular burada birikerek ağırlaşır aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır..." (sf14)

"Bazen çocukları bizim gerçek addettiğimiz dünyadan ayıran sadece incecik bir perdedir ve rastlantısal bir rüzgarla açılıverir."(sf.36)

Küçük çocuğun algısı mükemmel bir bakış açısı ile yansıtılmış. Hem hassas hem de dikkatli bir bakış açısı... Annenin ise ömrü boyunca duyacağı pişmanlığın o keskin acısını kitabın son sayfalarında aktarılmış.

Amok Koşucusu eserinden sonra beğendiğim ikinci eser... Zweig sarsmayı çok seviyor. İnsanın içindeki o derin saklantılarını bir anda su yüzüne çıkarmadan yavaş yavaş işleyip bir anda bitiriyor...Şimdilik yorumlarım bu kadar...

Sizler okudunuz mu bu kitabı?